Edebiyattaki Yeri Üzerine Görüşler

 

Tahir Alangu (Cumhuriyet'ten sonra Hikaye ve Roman, 1965): 

Kemal Bilbaşar, öncü hikayecilerimizdendir. Tasvirci  gözlemci tenkitçi gerçekçi bir anlayışı vardır.  Hikayecilerimiz arasında konularını en geniş çevrelerden alabileni, yazış biçimleri en çeşitli olanıdır.  Eserlerinde Orta Anadolu step köylerinin yanık yüzlü, acı bakışlı, bir sessizlik altında gizlenmiş, sürekli haksızlıklara içleri kin kuyusu kesilmiş, çileden çıkmış insanları kaynaşır. Yazar, toplum düzenindeki bozukluklara parmak basarken kişileri suçlama yerine daha derine, ilk sebeplere inmeye çalışır. 

 

 

Şükran Kurdakul (Çağdaş Türk Edebiyatı, 1994):  

Kemal Bilbaşar, romanlarında çağdaşlama sürecinin yarattığı kaçınılmaz bunalımları ödeyen ülkemiz halkının 1923'lerden sonra su yüzüne çıkan sorunlarına eğilmiştir.  Kırsal kesim insanları, çoğu tek parti döneminde yaşanan olayların öznesi durumundadır…. Bilbaşar öyküsünde kişiliklerinin etkileri sınırlı olan kahramanlar, romanlarında hem belleğimize geçme aşamasına yükselmişler, hem olayların içindeki işlevleriyle kendilerini kabul ettirmişlerdir.

 

 

Behcet Necatigil (Edebiyatımızda İsimler, 1980):

Kemal Bilbaşar, inançlar, gelenek ve töreler, hayat görüşleri, çatışan menfaatler, yerli renklerle beslenmiş tasvirler, sebep ve sonuçlar arasında gelişen bir olayı gelenekçi bir anlayışla ortaya serer.  Refik Halit'le başlamış bir memleket hikayeciliğini, hicivci ve sert bir gerçekçilik anlayışı içinde devam ettirir.

 

 

Atilla Özkırımlı (Milliyet Sanat Dergisi, 1983):

Kemal Bilbaşar'ın öykücü olarak belirdiği 1938 ve sonrası, genelde Türk edebiyatının kendini yenilediği, yeni verişlerle zenginleştiği bir dönemdir.  Şiirde hece vezni bütünüyle aşılmış, hikaye ve romanda gerçekçilik egemen sanat anlayışı olarak yerleşmiştir. 

 

Bu anlamda sanatın coğrafyası değişmiştir.  Hem sanatçıların kökeni, hem ele alınan konular bakımından.  Anadolu sürgün yeri ya da halkı tanımak için şöyle bir dolaşılan yer değildir artık.  Büyüyen, yetişilen ya da görev alınan yerdir. Kemal Bilbaşar, bu yeni kuşağın önde gelen sanatçılarından biriydi işte….

 

Klasik öykü yapısını ve anlatımını zorlamadan, gözlem ürünüm betimleyici ya da eleştirel gerçekçi öyküler yazdı Kemal Bilbaşar.  Ege yörelerinden Orta Anadolu'ya, Doğu bölgelerine uzanan geniş bir coğrafyadan aldı konularını.  Öykülerinde, hemen her kesimden seçtiği insanları, toplumsal çevreleri ve toplumsal koşulları, somut ilişkileri içinde yansıttı.  Bireyselin ardındaki toplumsalı aradı hep. 

 

 

Kemal Sülker (Varlık, 1983):

Bilbaşar, tüm yapıtlarında birinci sınıf öykücü ve romancı kalmayı başardı.  73 yıllık yaşamının 31 yılını öğretmen olarak geçirdiği yörelerde, ilgi duyduğu konuları öyküleştirmek ya da romanlaştırmak istediği vakit de aylarca, hatta yıllarca inceleme ve soruşturmalar yaptı.  Böylece gerçekçi, gözlemci yapıtını toplumcu sanat anlayışıyla planladı, ördü, edebiyatın her türlü olanaklarında konuya en uygun olanını seçerek sözcükleri, anlatım özgünlüğünü tezgahında dokudu.

 

 

Olcay Önertay (Cumhuriyet Dönemi Türk Roman ve Öyküsü, 1984) 

Halkın yaşayışı ve sorunlarıyla birlikte inanışlarına ve törelerine de yer veren Kemal Bilbaşar yer yer mizahı denemekle birlikte öykülerinde toplumsal ve eleştirel gerçekçilikten ayrılmamıştır.  Yazar daha çok toplumumuzun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul sınıfı vermeyi yeğlemiştir.  Konuları ve kişileriyle (yapıtlarında) yer yer yöresel konuşmaları yansıtan arı bir Türkçe, genelde kısa cümlelerle açık seçik bir anlatım vardır.

 

 

Metin Günaydın (Evrensel.net 2001)

Öykü türüyle başladığı edebiyat çalışmalarında hem aldığı kişilerin gerçekçiliği ile hem de, kişilerin ruhsal tasvirlerini yaratmadaki başarısıyla, dikkati çeken bir yazardır.  Kemal Bilbaşar’ın eserlerinde ön planda olan kişilerin anlatımında tarihsel arka planın göz ardı edilmediğini belirtmek gerekiyor.  Ancak Kemal Bilbaşar’ın romanlarında ele aldığı ‘unutulmuş, göz ardı edilmiş kahramanları gibi’ unutulmaya yüw tuttuğunu belirtmek gerekiyor.  İnsan olgusu toplumsal koşullar ışığında işlemiş olan Kemal Bilbaşar’ı okumanın önemi; içinde bulunduğumuz ‘gerçeklik, toplumsallık’ gibi olguların yok sayıldığı bu dönemde artmıştır.

 

 

Doğan Hızlan (Hürriyet 2003)

Bazı yazarlar vardır ki, tanıklıklarıyla, yazdıklarıyla yalnız edebiyat tarihinin değil, siyasal, toplumsal tarihin de en öneşli başvuru kaynağı niteliğini taşır. 

İşte Kemal Bilbaşar, bu adların başında gelir.

Türkiye coğrafyasının bütün bölgelerini ve birimlerini yazdı, insan kanavasını gerçekçiliğin tek düze renkleriyle yansıtmadı, içindeki ironiyi de ustaca yapıtlarına yerleştirdi.

 

Kasabayı anlatan eserleri, bugün yakındığımız siyasal açmazların, tek partili dönemden çok partili yaşama geçişin, benzersiz, bize ışık tutan saptamaları, onun bugün de neden okunması gerektiği konusunda en tartaşılmaz gerekçeleri sunar.... Gerçekçi, toplumcu anlayışı benimseyen bir yapıtları salık versek, sadece yazarların değil, bütün iyi edebiyat okurlarının görevidir.  Yazarın yaşamı ile yazdıkları arasında güçlü bir bağ vardır. Bilbaşar'ın da yaşamını okuduğunuzda bu edebi gerçeği fark edersiniz.

Bazı anımsatmalarda bulunmak, bazı yazarları salık vermek, sadece yazarların değil, bütün iyi edebiyat okurlarının görevidir.

 

Denizin Çağırışı romanını okumadıysanız, Türkiye'de bir ilkin başlangıç eserini bilmiyorsunuz, Türk edebiyatını tanımıyorsunuz demektir.

 

Yeşil Gölge'yi bilmiyorsanız, Atatürk devrimlerinin ne hale geldiği/getirildiği konusunda bir fikir söyleyecek donanımdan, bilgiden yoksun olduğunuzu itiraf etmelisiniz.

 

Cemo ile Memo'dan haberdar değilseniz, Güneydoğu ve Güneydoğu insanı üzerine nasıl konuşabilirsiniz?

 

Edebiyat tarihindeki önemli adları okumadan, onların Türkiye'ye bakışını bilmedem, yaşadığımız ülkenin bugününü anlamak mümkün değildir. Çünkü Bilbaşar gibi yazarlar, bu onurlu işlevi üstlenmişlerdir.

 

 

Yaşar Aksoy (Hürriyet 2008)

KEMAL BİLBAŞAR'ı unutmak Kolay mı? ... Karataş Ortaokulu'nun ünlü Tarih, coğrafya, yurtbilgisi öğretmeni hiç unutulur mu? Vefatının üzerinden 25 yıl geçmiş olmasına rağmen, hala vatanını seven ileri düşünceli Egeli aydınlaın masalarında 'Kemal Hoca' konuşulur, Kemal Bilbaşar (1910-1983) Türk edebiyatının 1960 sonrasında parlayan usta kalemlerinden biridir.  Ağalık, aşıret ve sömürü düzenini gözler önüne seren romanları, ülkenin çarpık sosyo-ekonomik yapısını eleştiren öyküleri ile haklı saygınlık kazanmıştı.

Bu namuslu, dürüst ve yurtsever öğretmeni kaybedişimizin 25ci yıldönümünü yaşıyoruz. Doğan Hızlan'ın iki hafta önce Hürriyet'te yazdığı gibi, onu okumadan, özümsemeden ülkemizi tanımamız gerçekten zordur.

 

 

Feridun Andaç (Edebiyathaber.net 2015)

Kemal Bilbaşar'vari bir yazarın bize asıl gösterdiği hem içinde yaşadığımız toplumu tanımak, hem insan/toplum gerçekliğini kavramak gereği, hem de bunların nasıl/neden/niçin anlatılacağının bilincidir...

Kemal Bilbaşar bize şunu anlatmaktadır: İnsanı ve toplumu tanımadan yaşanmaz, yazılamaz da. 'İyi insan' bilgisi/bilinci romandan taşınır bize.  O nedenledir ki; sıklıkla şunun altını çizerim; roman da insanlığın bir keşfidir.

Bugünün romancısı, Kemal Bilbaşar gibi yazmayacaktır kuşkusuz. Ama onu bilmeden de yazamayacaktır.

 

Bir yeri, insanı derinlikli biçimde anlatma duygusu/duyarlılığı, bilinci vardır onda.  Öyle ki, Bilbaşar'ın anlatıcı tutumundaki yalın gerçekçilik ele alıp yansıttığı konuyu da görsel bir şölene dönüştürür.  Eğer okur/yazar bu izlerden giderse Bilbaşar'ın anlatıcı dokusunu, nerelerden nasıl beslendiğini de görebilir.  Hatta şunu da hisseder: romancı AVM'lerden değil, yurt coğrafyasından çıkar.

 

 

Cumhuriyet (Kitap Eki Ağustos 2015)

Selim İleri, edebiyatımızın üç önemli yazarı Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'den kendi yetişme döneminde 'Üç Kemaller' diye söz edildiğini, ancak dördüncü Kemal'in, yani Kemal Bilbaşar'ın - ilkinin yaşıtı, diğer ikisinin ağabeyidir - nedense unutulduğunu söyledikten sonra, 'Fakat neden?' diye sorar ve cevabını kendisi verir: 'Öyle sanıyorum ki, kendi köşenizde yazışlarınız, İzmir'de, İstanbul'dan uzakta yaşayışınız, köyü değil, silik, ölgün, iki arada bir derede kasabayı anlatışınız günün modalarına gönül vermiş okura seslenemiyordu. Unutulmayacak öyküleriniz 'Kendimize Dönebilmek', 'Cevizli Bahçe', 'Zümbül', 'Pembe Kurt', ötekiler, hele 'Çancının Karısı' arada kaynayıp gidecekti.'

 

 

Serdar Güven (Kitap Zamanı 2015)

Köy enstitülü yazarlarla hemen hemen ayni siyasal eksen üzerinde yer alan Bilbaşar, belki de bu kuşağın tıkanma noktalarını gördüğü için, romanlarının konusunu daha geniş bir çerçevede kurar. Tıpkı köy enstitülü yazarlar gibi o da iyiyle kötüyü, eski ile yeniyi, ak ile karayı keskin bir şekilde resmeder yapıtlarında.

 

Yeni ortaya çıkan bir kuşağın tıkanışı bazen kendisinden sonra gelen kuşak tarafından çözüme kavuşturuluyor. Kemal Bilbaşar, kendisinden önceki kuşağın daha keskin hatlarla çizdiği iyi/kötü, aydın/gerici ayrımına yer yer kendisi de başvurmakla beraber, bu iki basınç merkezinin arasında zaman zaman geçişken bir hat kurar.  Önceki kuşağın aksine, eleştirel dilini sadece karşısında durduğu tipler için değil, zaman zaman romanın olumlu çizilen karakterleri için de kullanır.  Daha canlı, daha gerçekçi ve etkileyici bir atmosfer çizer romanlarında. Özellikle kasaba olgusunu gerek fızıksel gerekse ruhsal yönüyle benzersiz bir şekilde ele alır.

 

Bugünden bakıldığında, Türkiye'nin önemli bir tarihsel dönemini anlamanın ötesinde çoğu köy romanının edebiyatımızda ciddi bir karşılığı olduğunu söylemek güç. Bir arayışın içine doğmuş, belirli siyasi kalıplarla dönemin dertlerini aktarmaya çalışmış o kuşağın ardından gelen Kemal Bilbaşar ise gerek yapıtlarındaki etkileyici gerçekçilik zemini, gerekse konu edindiği meselelere serinkanlı ve yansız yaklaşması açısından bugün yeniden okunmayı hak ediyor.

 

 

Çağlayan Çevik (Hürriyet 2015)

'Denizin Çağırışı' adlı romanını bir kenara koymak kaydıyla (ki orada Türk edebiyatının ilk tutunamayanı ile tanıştırır bizi), 'Irgatların Öfkesi' veya 'Cevizli Bahçe' adlı öyküler toplamında, ama en çok da 'Yeşil Gölge' adlı romanında o günlerin Türkiye'sinden bugünlere ışık tutmuş gibidir.  Coğrafyası en geniş yazarlardan biridir Bilbaşar, Karadeniz kıyılarından da anlatır, Ege kıyılarından Akdeniz'e, oradan Doğu'ya, Orta Anadolu'ya uzanır.  Anlatılan hep Türkiye'nin, Türkiyeli halkın halidir.  'Yeşıl Gölge'de halkçı geçinen, yozlaşmış bir iktidarın küçük kasaba temsilcilerinin kurdukları düzeni, kirli işleri, gaddarca düzenlarini ve tuttukları köşelerde kalabilmek için 'cinayet' bile işleyebileceklerini anlatır Bilbaşar.  'Irgatların Öfkesi'nde en başta işçinin sonra çiftçinin yıllardır değişmeyen çilesini yalınlığıyla anlatır.  'Bedoş' mütareke yıllarının İstanbul'una dairdir.  'Zühre Ninem' imparatorluğun son yıllarından Kurtuluş Savaşı'na olan bir dönemdeki Rumeli insanlarına ilişkindir.  'Ayın Tutulduğu Gece' ise Demokrat Parti iktidarıyla toplumda yaşanan değişimleri hicivle birlikte eleştirir.  Kitapları okuduğunuzda her şey aydınlanacak...

 

 

A. Ömer Türkeş (Radikal Kitap 2015)

Az mutlu insanların hikayesi

Sabahattin Ali'nin roman Kahramanı kabullenerek, Yusuf Atılgan'ınki benimseyerek, Kemal Bilbaşar'ınki ise eleştirerek yabancılaşacaktır bu hayata.  Bilbaşar'ın kitapları yeniden yayımlanıyor ama yazarın roman kahramanları ve bizler özgür yaşayışa hala kavuşmuş degiliz.

 

Bilbaşar'ın ilk romanı olmasına rağmen başyapıt nitelemesini hak eden Denizin Çağırışı (1943), Ay Tutulduğu Gece (1961) ve Başka Olur Ağaların Düğünü (1972) yazarın edebiyat anlayışının karakteristik örnekleridir.  Her üç romanda da Anadolu kasabalarında yaşayan insanların dramı anlatılır.

 

Ahmet Oktay Denizin Çağırışı'nı 'psikolojik yabancılaşma'nın Türk romanındaki ilk örneği olarak değerlendiriyor.  Ayni zamanda Türk edebiyatında 1950 Kuşağı'yla ortaya çıkan varoluşçu temaları çok daha önce dile getirmesi açısından da dikkat çekici.

 

 

Selim İleri (Zaman 2015)

Nursel Duruel özenle hazırlanmış bir seçki yayımladı:  80 Yazardan 80 ÖykÜ altbaşlığını taşıyan Genç Olmak.  Genç kalan öykülerle bezenmiş bu güldestede, yazarlar özlü bilgilerle tanıtılıyor.

 

'Aydın bireyin kasaba ortamındaki yalnızlık ve bunalımlarını anlattığı ilk romanı Denizin Çağırışı  (1943) ise yalnız kendi romancılığında değil, o güne kadar yazılmış Türk romanları arasında ayrıksı bir yere sahiptir.'

 

Yerli renklerle bezenmiş, birbirinden görkemli, hep de yoğun, derin acıları, ıstırabı, kavruluşu anlatan tablolar, Denizin Çağırışı boyunca geçit törenine çıkartılır.  Romancı, çok ince çözümlemelerle, kahramanının delik deşik ruh dünyasını gözler önüne serer.  Ufuk dardır, gelinen yer soluksuz, varılan yer can kıyışa sürükleyici... Gerçekten başka bir romanımızda karşımıza çıkmayan dünya.

 

Çok tuhaf ama, bu büyük eser, Denizin Çağırışı, kimselerin dikkatini çekmeden, yıllardır adeta gizli bir ömür sürdürüyor edebiyatımızda.... Kimbilir ne zamandan beri 'ufuk darlığı'nın tek yaşama biçimine dönüştüğünü ve 'dönüştürüldüğünü' çok erken karvamış bu roman, mutlaka yol açıcı olmalıydı diye bugün de yerinirim. O hasta kişinin, hastalığın, kişiyi, kişileri, galiba hepimizi o hastalığa, ufuk darlığı hastalığına götüren olayların, sebeplerin romanı boyunca, tekrar tekrar yazılmalı değil miydi edebiyatımızda?